.:Çağdaş ÖNEN:.

Çağdaş'ın Bakış Açısı


Atatürk gibi yaşadığı devrin ötesinde bir lideri yetiştirmiş, tarihinde imparatorluk kurabilmiş ender uluslardan biri olarak ‘Liderlik’ konusuna yabancı ülkeler kadar çok eğilmiyoruz. Barnes&Noble’a gittiğinizde abartısız bir bölüm tamamen ‘Liderlik’ üzerine kitaplarla doluyken, bizde kitapçılarda ancak birkaç rafta ‘Liderlik’ kitabı bulabiliyorsunuz ki bunların çoğu da yabancı yazarların yazdığı kitaplar oluyor. Hal böyleyken ‘Ülkemizde neden lider yetişmiyor?’ diye sormak sizce de biraz abes değil mi? Tarihimize şöyle bir göz atsak ‘Liderlik’ konusuyla ilgili inanılmaz kaynaklar bulabilecekken her nedense bu konuya önem vermiyoruz. Alakasız gibi gözükebilir ama geçtiğimiz hafta günübirliğine gittiğim Konya’da Mevlana Müzesini gezerken Mevlana’yı anlatan ‘Resmi’ bir internet sitesinin olmadığını üzülerek öğrendim. Çeşitli sebeplerle Mevlana ve felsefesini anlatan resmi bir site maalesef açılmıyormuş. Bazı resmi sitelerde çok yüzeysel olarak bu konuya kerhen değiniliyormuş. Millet olarak elimizdeki değerlerin kıymetini bilmemek ve en önemlisi bunları pazarlayamamak konusunda herhalde diğer ülkelerin açık ara önündeyizdir diye düşünüyorum.

Cem Kozlu, ülkemizin yetiştirdiği en önemli profesyonellerden biri. Görev aldığı ulusal ve uluslararası firmalarda edindiği 35 senelik deneyimlerini ‘Liderin Takım Çantası’ ismiyle okuyucularına sunuyor. Gayet yalın bir dille, bir liderin takım çantasında taşıması gerekenler anlatılıyor. Cem Kozlu’nun bizzat yaşadığı olaylar konuyu bütünlemesi açısından tam yerini buluyor diyebilirim. Özellikle yabancı yayınlarda gereksiz tekrarlarla konu 200 – 300 sayfada ancak toparlanırken, ‘Liderin Takım Çantası’ kaynak dizini de dahil 151 sayfada konuyu tam tabiriyle ‘To the Point’ anlatıyor. Kitabı okurken birçok noktanın altını çizdim. Her bir nokta tek başına bir konu olacağı için bu yazımda kitaba genel olarak değindim.

Ülkemizden yetişen bir değerin yazmış olması dolayısıyla bu kitabın arşivinizde bulunmasını tavsiye ederim. Umarım yakın dönemde Cem Kozlu gibi ‘Liderler’ yetiştirebilelim ve artık raflarda yabancı guruların yerine milli gurularımızın kitaplarını görebilelim.

Dileriz öyle olsun…

Geçtiğimiz günlerde öğlen arasında girdiğim kitapçıda “Çok Satanlar” bölümünde bir kitap gözüme ilişti. Kitapları elime aldıktan sonra hemen arkalarını çevirerek konularını ve varsa yapılan yorumları okurum. Bu kitapta da aynen öyle yaptım. Hikayesini ilginç, başlığını iddialı buldum ama içeriğiyle ilgili kafamda bir parça soru işaretleri vardı. Buna rağmen almayı seçtim.

Kitabın ismi “Evrenden torpilim var!".Yazar Aykut Oğut, pozitif düşünme ve bu şekilde düşünmenin hayatındaki pozitif etkilerini, biraz da “Secret” tadında kitaplaştırmış. Okuduğunuz zaman “Vay be” demiyorsunuz, çoğunlukta bildiğimiz şeyler konuşma tarzında anlatılıyor. Zaten “Kişisel Gelişim” kategorisindeki tüm kitaplar öyle değil midir? Hepimiz anlatılanları biliriz ama nedense başkası söylediğinde kıymet veririz.

Bu kitapta tek hoşuma giden, diğer muadili kitaplardaki gibi “Şöyle olmanın 5 yolu”, “Bu noktaya gelmek için yapılması gereken 10 adım” gibi direktifler içermemesi. Aykut Oğut, bir takım yöntemler öneriyor ama sonunda pozitif düşünerek hayatını değiştirmenin kişiye göre farklılık gösterebileceğini ve herkesin kendi yönetimini kendi bulması gerektiğini söylüyor

Hepimiz, özellikle krizin yarattığı ortamla birlikte, pozitif düşünmeyi unutur olduk. Her olayın sonunda negatif düşünmeye eğilimimiz olmaya başladı. En basitinden bir güne pozitif başlayabilsek, yaşadığımız her olayla ilgili pozitif çıkarımlar yapmaya çalışsak, öncelikle kendimiz mutlu oluruz, enerji dolu hissederiz. Bizim bu enerjimiz yakın çevremize yansır. Onlarda bizden aldıkları bu enerjiyi aynı şekilde kendi çevrelerine aktarırlar ve bir bakmışız bulunduğunuz ortamdaki atmosfer olumlu yönde değişmiş.

Ünlü bilge Lao Tzu “Her uzun yolculuk bir küçük adımla başlar.” diyor. Böylesine ufak bir adımı atarak ne kaybedebilirsiniz ki? Gelin hafta başında bu ufak adımı atın ve bir gününüzün akışını olumlu yönde değiştirmeye çalışın. Önceki deneyimlerinize göre bir farklılık yaratacağınız kesindir.

Kitaba geri dönersem, pozitif düşünme üzerine bir şeyler okumak istiyorum ama kitap çok kalın olduğu zaman bitirmekte zorlanıyorum diyorsanız bu kitabı tavsiye edebilirim. Kitabın dili hızlı okumanıza imkan veriyor ama yazarın yaşadıklarını çok yüzeysel anlattığını söylemeden edemeyeceğim.


Uzun süredir ara verdiğim blog sayfamı yeniden oluşturmaya başlayalı 1 ayı geçti. Bu süre içerisinde blog sayfamın takipçilerinden olumlu geri bildirimler aldım.Her geri bildirim beni teşvik ederek kendimi geliştirmeme yardımcı oluyor.

Bu vesileyle hazır 1.ayımı da doldurmuşken blog sayfamın takipçisi olan ve en yararlı olduğunu düşündüğüm geri bildirimi verecek değerli takipçilerime naçizane kendi hazırladığım bir compilation müzik CD’sini hediye edeceğim. Yorumlarınızı bana mail atabileceğiniz gibi ilgili yazılarımın hemen üstünde yer alan Yorum bölümünü de yazabilirsiniz.

Şimdiden teşekkür ederim...Yorumlarınızı bekliyorum :)



Gayrettepe'deki evimiz...Annemin çektiği Betacam'lerden ailece izlediğimiz 'Thriller', 'Billie Jean', 'Beat it' klipleri

İlkokula giderken serviste dinlediğimiz ‘Bad’ ve ‘Dirty Diana’

Smooth Criminal’daki yere doğru paralel eğilmesi ve Moonwalking dansı…

Anadolu liseleri ve kolej sınavlarına hazırlarken çıkan ‘Dangerous’ albümü…’Black or White’, ‘Who is it’, ‘Remember the time’

4 Ekim 1992 – Pazar…Dolmabahçe sahilinde Michael Jackson konserinin iptal edilmesi sonucu dağılmış kalabalık ve adım adım giden bir trafik. Camdan dışarı bakarken yandaki jeep’teki adamın bana ‘Konser iptal mı olmuş?’ diye sorması. Bana bir şey söylüyor zannederek babamın arkaya dönmesi ve öndeki arabaya hafifçe çarpmamız. Çarpma sonrası arabanın radyatörünün bozulması ve konserden dağılan grubunda desteğiyle arabayı itmemiz….

Sonra bir gün Migros’tan alınan bir koli Pepsi ve içerisinden çıkan saha içi konser bileti…

23 Eylül 1993 - Perşembe…Yer İnönü Stadı…Tülin Teyze ve kuzenim İlker ile beraber stada gitmemiz…Muazzam bir efektle sahneye çıkan ve ‘Jam’ ile bizleri coşturmaya başlayan Michael Jackson….İnanılmaz bir konser, sahne şovları….Ertesi gün sınıfta anlatılan konser izlenimleri…

2 kasetlik ‘History’ albümünün ilk gün alınması…Aynı gün İstanbul’dan Gölcük’e giderken otobüste dinlenmesi…

Ve 25 Haziran 2009. Yine bir Perşembe günü bu dünyadan uğurladığımız Michael Jackson...

Bu satırları bile yazarken adete çocukluk ve gençlik dönemlerime dair ufak bir gezinti yaptım. Hayatımın neredeyse her bölümünde bir Michael Jackson anektodu var. Bu sadece benim için değil herkes için geçerli olmalı ki iş yerinde Michael Jackson şarkıları çalıyor, telefonlarda ‘Ya duydun mu Michael Jackson ölmüş’ diye insanlar birbirlerine haber veriyor.

Ölümüyle müzik dünyasında bir devrin sonu geldi. Çocukluk ve gençliğimizin bir parçası daha gitmiş oldu. Ama o her zaman hatıralarımızda yer alacak.

Rest in Peace…


Askerlik sırasında izinli olarak İstanbul’a geldiğim bir haftasonu, yakın bir arkadaşımın Pazar kahvaltısı önerisi üzerine Happily Ever After ile tanışmıştım. O dönemde bir yandan da evlilik hazırlıklarının tatlı telaşı içerisindeydik eşimle. Özellikle mekanın ismi pozitif duygular uyandırmıştı ve keyifli bir kahvaltı etmiştik. Küçük ama sevimli ve en önemlisi isminin verdiği pozitifliği yansıtmayı becerebilen bir mekan olarak zihnime yerleşmişti.

Cumartesi günü arkadaş grubumuzla kahvaltı için Happily Ever After’a tekrar gittik. Geçen süre içerisinde hemen yanlarındaki dükkanı da alarak mekanı genişletmişler. Dekorasyondaki minik bebek giysileri dikkatimizi çekti eşimle…Sonradan öğrendik ki mekanın sahiplerinin yakın zamanda bebekleri olmuş ve bu eşyalar miniğe aitmiş :)

Arkadaşlarımızla güzel bir kahvaltı ettik, özellikle pancakelerin gayet başarılı olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Güzel bir cumartesi gününe pozitif bir şekilde başladık ve her yönüyle çok keyifli bir gün geçirdik.

Daha önce Wagamama’yı anlattığım yazımda bir marka için sunduğu vaadi yaşaması kadar önemli diğer noktanın müşterisine sunduğu deneyim olduğunu söylemiştim. Happily Ever After, ismindeki sevimliliği, pozitifliği sonuna kadar yaşayan ve en önemlisi yaşatan bir mekan. Bu yüzden Bebek denilince akla gelen ilk 3 şey arasında yer alıyor. (İlk ikisi benim sıralamamda Bebek Badem Ezmesi ve Lucca)

Markalaşma üzerine sıklıkla düşünen biri olarak markaların tüketicilere yaşattıkları deneyimin öneminden hep bahsediyorum. Happily Ever After, bana ismi gibi bir pozitif deneyim yaşattı. Benim zihnimde bir yer edindi. Sadece benim zihnimde değil birçok kişinin zihninde yer edinmiş olacak ki Cumartesi günü neredeyse mekanın tümü doluydu. Markalaşma kolay bir süreç değil. Ama ısrarla üzerinde durduğum 2 nokta var: Markanın vaadini yaşatması ve markanın müşterisine sunduğu deneyim. Bu 2 nokta oturtulmuşsa markalaşma süreci zaten kendiliğinden ilerlemeye başlıyor. Happily Ever After örneğindeki gibi…

Canınız güzel bir kahvaltı etmek ve de lezzetli pancakeler yemek isterse Happily Ever After bence en doğru adres…

Hepimiz hayatımızın çeşitli dönemlerinde belli şeylerden sıkılıyor, bir şeyleri değiştirmek istiyoruz. Ama değiştirmek istediğimiz şeyin bizim hayatımızda olmasının bir anlamı olduğunu düşünmekten belki de kaçınıyoruz. Geçtiğimiz günlerde bir sohbet esnasında aşağıdaki hikayeyi dinledim. İnternet üzerinde dolaştığına eminim ama dinledikten sonra beni üzerinde düşünmeye sevk ettiği için blog sayfamda sizlerle paylaşıyorum.

Amor Fati – Nietzsche
Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı, kaya yontmaktadır.
Güneş onu yakıp kavurur.
O da Tanrıya yakarır keşke güneş olsaydım diye.
"Ol" der Tanrı.
Güneş oluverir.
Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz.
Bulut olmak ister. "Ol" der Tanrı bulut olur.
Rüzgar alır götürür bulutu, rüzgarın oyuncağı olur.
Rüzgar olmak ister bu kez. Ona da "Ol" der Tanrı.
Rüzgar her yere egemen olur, fırtına olur kasırga olur. Herşey karşısında eğilir.
Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar
Ordan eser burdan eser, kaya bana mısın demez!
Bildiniz, Tanrı kaya olmasına da izin verir.
Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı...

Sırtında bir acı ile uyanır...
Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır.

VE İŞTE KADER...

KADERİNİ SEV BELKİ SENİNKİ EN İYİSİDİR.




Amor Fati ile ilgili 'yenilginin kabulü' olduğuna dair bir yorum okudum. Buna çok katılmıyorum. Amor Fati bence yenilgiye razı olunması anlamına değil insanın mevcut şartlarının hayatında olmasının bir sebebi olduğuna idrak etmesi anlamına geliyor. Buna idrak edip mevcut şartları içerisinde kendini geliştirmeye çalışan, çalışmalarında bir fark yaratma amacında olan bir kişiye yeni kader yolları kendiliğinden çıkacaktır.

Add to Technorati Favorites